Kitaplar Üzerine Sohbet

Kitap okumaya tam olarak ne zaman başladığımı biliyorum, zevksiz mecbur okumalardan bahsetmiyorum tabi ki.. Bir kitabı ilk defa ne zaman elimden düşürmediğimden, ilk defa ne zaman bittiğinde boğazımda bir düğüm oluştuğundan bahsediyorum. 9-10 yaşlarındaydım ve o yaz da nerdeyse her yaz gibi vaktimin çoğunu evde geçiriyordum ve çok sıkılmıştım. Türkiye’ye geldiğimiz senenin ertesi yazı, annemin işvereninin büyük oğlu Amerika’dan gelmişti ve kendi kütüphanesini karıştırırken  MARK TWAİN’den TOM SAWYER’İN MACERALARI ‘nı bana hediye etmişti. Mutlaka okumam gerektiğini çok seveceğimi söylemişti, ama o yaz havuza gitmek, bilmediğim ağaçlıklı bölgelere gidip Silivri’nin her tarafını arşınlamak gibi daha eğlenceli ve ilginç uğraşlarım olduğundan (!) kitabın yüzüne bakmamıştım.

Ama ertesi yaz, mecbur ev hapsi ile geçmişti ve bitmek tükenmeyen sıkılmalarım, gerçekten de bitmek tükenmiyordu. O kadar sıkılmıştım ki kitap okumaya karar verdim yani, o kadar sıkılmıştım. Vizemin süresi bittiğinden, hiçbir okul beni kabul etmemişti, şimdi hatırladım da tam 2001 senesiydi. O senenin sonunda okula başladım çünkü ilk defa. Neyse o başka bir hikaye. Dedem bana Rusça okuma yazmayı öğretmişti, kaç yaşındaydım hatırlamıyorum ama 5-6 olmalı, Türkiye’ye gelip de okullar beni kabul etmeyince, annem de bana Rusça alfabenin Türkçe karşılıklarını yazdı, sonra Rusça kelimeleri Türkçe harflerle yazmaya başladım, süreç nasıl ilerledi bilmiyorum gerçekten ama evde otururken çok boş vaktim vardı, televizyon izlemek de pek alışkanlığım değildi, dedemden bahsetmiştim hatırlarsanız günde maksimum 1 saat ! Artık pek karışan olmasa da, televizyonda ilgimi çeken bir şeyler de yoktu demek. İzlediğim tek çizgifilm Ay Savaşçısıydı onla ilgili de baya komik anılarım var. Ama henüz o kadar samimi değiliz anlatamam. Şurda bir yazımı okuyan ortalama 600-700 kişiyle ilişkimiz olanları bildikten sonra bir daha eskisi gibi olur mu hiç ondan emin olmam lazım, Ay Savaşçısı önemli.  Öhöm.

Süreç nasıl ilerledi bilmiyorum diyordum, ara sıra yazdıklarımı birine soruyordum doğru mu diye ara sıra da okutuyordum, sonra bir bakmışım okuyorum, yazıyorum, etraftakiler şaşırsa da, çok da zor bir olay değildi. Hepimiz okumayı bir şekilde söküyoruz sonuçta.

Neyse, Tom Sawyer’in maceralarına başladım ve ilk sayfalar inanılmaz sıkıcıydı. Ama yapacak daha iyi bir işim olmadığı için kendimi zorladım, sayfalar ilerledikçe kitabı elimden bırakamadığımı farkettim, gülüyorum bir yerde kendimi kaptırıp, bir yerde ağlıyorum duygulanıp. Ağladığımı da gizli gizli yapıyorum ki, evdekiler iyice delirdi bu sanmasın diye. İnsan kitap okurken ağlar mı hiç? Anneler ara sıra film izlerken ağlar, ama o da çok saçma. Neye duygulanıyorlarsa o kadar alt tarafı film işte… Kitap bittiğinde tadı damağımda kaldı, Tom’u arkadaşım gibi hissettim. Sanıyorum ki, uzun zamandır hiç arkadaşlık ettiğim gerçek (?) birileri olmadığı için de o duyguyu çok sevdim. Evdeki bütün kitapları okumaya başladım, çocuk kitabı olup olmaması önemli değildi, elimde geçen ne varsa okuyordum. İşte böyle okumayı sevdim. Arada çok başka şeyler yaşandı, zaman geçti, okula başladım, okulun tatil olduğu ilk yaz da o zamanlar evimize yakın olan Orhan Kemal İL Halk Kütüphanesine Üye oldum, çocukların yetişkin bölümünden kitap alması yasaktı o yüzden hep çocuk bölümünden okudum, masallar, hikayeler, kısa romanlar. Annemin eşinin değişik güvenlik prensipleri vardı ama yine de gidiş geliş ve orda oyalanma süresi 30-45 dk.yı geçmedikçe kütüphaneye gitmeme izin vardı, ne bulduysam alıyordum bende. Kütüphaneci ablayla kanki olduk ve 15 gün için 5’ten fazla kitap alma ayrıcalığına sahip oldum. Çok uzun bir süre, bu böyle devam etti. Çocuk edebiyatı klasiklerinden okumadığım kitap yoktur diyebilecek kadar iddialıyım  bu konuda, hemen hemen her masalın kısaltılmış ve sadeleştirilmiş halini değil de orjinalini okudum. Anderson’un biraz psikopat olduğunu söyleyebilirim mesela, Denizkızı kesinlikle yetişkinler için yazılmış bir masal olmalı. Küçük bir eleştirmen olduğumu da itiraf etmeliyim, okuduğum kitapların değerlendirmesini yapıp defter tutuyordum.

Ama eğitim sistemi bizi ne yazık ki öğrenmeye ve gelişmeye değil de, ezberlemeye ve yarışmaya yönlendirdiği için bir süre sonra o kitaba ayırdım vakitleri dershaneye ayırmam gerekti. Hiçbir zaman çok çalışkan bir öğrenci olmadığımı itiraf etmem gerekir, sadece okumayı seviyordum ve okuduklarımdan zevk aldığımdan hepsi aklımda kalıyordu o kadar. Liseye kadar bu şekilde çok güzel geldim, başarılıydım ama çalışkan değildim. Lisede hem başarılı hem de bir çoğunun çalışkan olduğu ortama düşünce karnem ilk defa 5ten çok farklı sayılar gördü  Yine de hayatımın en çok öğrendiğim, kendimi en çok geliştirdiğim 5 senesiydi lise. Bana çok şey kattı, bunlardan ilki tabi ki de Talha, ikincisi de her görüşten her ortamdan birçoğu zırdeli arkadaşlarımı tanımak oldu. Defne’nin de Cağaloğlu’na gitmesini isterdim aslında ama şu mezun olduğum  4-5 yıl içinde ortamı çok değişmiş diye duyuyorum. Cağaloğlu’nu Cağaloğlu yapan o güzel ortamından başka bir şey değildi ki. Neyse bu da başka bir yazının konusu. Yazmak istediğim o kadar çok şey var ki lise hakkında. Ama konu bu değil, kendimi tutmalıyım.

Bu yazıda Kasım ve Aralık boyunca okuduğum kitaplardan bahsedecektim, ama sohbet ederken buraya anca geldik. Çok okuyan biriydim evet, boş vakitlerde okuyan değil, okumak için boş vakitler yaratan biriydim ama zamanla büyüdükçe ve sorumluluklarım arttıkça bu özelliğimi kaybettim. Bunda internetin ve telefonun çok büyük bir payı var. Çok kısa bir süre önce bir bağımlı olduğumu kabul ettim. Eğer sizde sürekli telefona bakmadan duramıyorsanız, telefonunuz yanınızda olmadığında kendinizi eksik hissediyorsanız, sabah kalktığınızda ve akşam yatarken mutlaka telefonunuzu yanınızda tutuyorsanız siz de bir bağımlısınız, bunun farkında olmak başka, kabullenmek başka. Kabullenmek tedavi sürecinin ilk basamağıdır ve ben sonunda bunu kabullenerek tedavi sürecine soktum kendimi. Bundan daha sonra bahsedeceğim. Sizin de fikirlerinizi ve tecrübelerinizi bekliyorum.

Düzenli okumayı, kitap bitirmeyi, güzel bir kitabın tadının damağında kalma hissini çok özlemişim. Bundan sonra sıkı durun çünkü, küçük eleştimen annuşka geri döndü nihahaha. ( kötü kadın gülüşü mode off) Kitap önerileri ile bol bol darlayacağım sizi, bakarsınız aranızda okumayı özleyen birileri daha vardır

Bu iki aylık süreçte okuduğum kitaplardan ilki,

SENDEN ÖNCE BEN / JOJO MOYES : Hafif, insanı yormayan, rahat okunan bir kitap ile başlamak istedim bu yeni sürece. İlk aldığım kitap bu oldu, biliyorsunuz bir süre bestsellerdi. Çok uzatmayacağım, eğer duygusal, salya sümük ağlatan kitaplardan hoşlanıyorsanız tam size göre. Karakterler romantik hikayelerin genelinde olduğu gibi inanılmaz özelliklere sahip değiller. Hatta gayet sıradan insanlar diyebiliriz. ( Tamam erkek karakter biraz özel olabilir :)) Olay örgüsü sizi içine çekiyor, kesinlikle bitirmeden elinizden bırakamayacağınız kitaplardan biri. Filminin kitabı yanında çok çiğ kaldığını belirmeden de geçemeyeceğim.

MUCİZELERİ SAYMAK / HOLLY GOLDBERG SLOAN : Bir diğer, insanın içini burkan kalp kırıcı şaheser. Bu kitabı bana birkaç ay önce bir arkadaşım önermişti ve çok severek okudum. Konu 11 yaşında Anne- Babasını kaybeden özel bir çocuğun etrafında gelişiyor. Kurgusu en sevdiğim şekilde, boşlukların okurlar tarafından tamamlanabilecek şekilde yazılmış. Karakterlere kızıyorsunuz,  belki bazılarını sevmiyorsunuz ama anlıyorsunuz. O anlama hissi de size çok iyi geliyor.  Çok severek okuyacağınızı düşünüyorum. Listeye alın!

İSTİLA EDİLEN ÇOCUKLAR / GÖZDE ERDOĞAN : Kızım büyüdükçe onunla nasıl konuşmam gerektiğini unuttuğumu  ve bazen sabrımın tükendiğini hissetmeye başladım. Bu kitabı özellikle ‘’hayır’’ sözcüğünü çok fazla kullandığımı farkedip, baskıcı bir tutum sergileyen  sürekli yapma cıss yasak diyen bir evebeyn olmak istemediğim, ama şımarık hayır nedir bilmez bir çocuğum da olmasını istemediğim için aldım. Herkesin çocuk yetiştirme şekli farklıdır saygı duyarım, ama ben terbiyenin önemli bir unsur olduğunu düşünüyorum. Bu terbiyenin de sadece yasaklayarak verilmeyeceğinin farkındayım malum yasaklar tatlıdır, kumandayı yalamak, gözünün içine bakarak yere atmak daha da tatlıdır   İstila Edilen Çocuklar kitabında pedagog Gözde Erdoğan çocuğunuz yasaklamadan, özgürlüğünü kısıtlamadan nasıl sınırları belirleyebileceğinizden bahsetmiş. Kitabı genel olarak beğendim, aynı arayışlarda iseniz, tavsiye ederim. Ama bu gibi önemli konularda tek bir uzmanın görüşünün yetersiz olacağını düşünüyor ve farklı kaynakları okuyarak kendimizi bir anne olarak ufkumuzu geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

ALGERNON’A ÇİÇEKLER / DANİEL KEYES : Bu kitabı bana eşim tavsiye etti, yıllar önce okuduğunda onu çok etkilemiş. Ben de ilk fırsatta gidip aldım, konusu çok ilginç. Zihinsel engelli denebilecek düzeyde IQ’sü düşük olan birinin üzerinde yapılan deney ve bunun sonuçları üzerinde yazılmış bir kitap. 27 dilde 30 Ülkede yayınlanmış ve 5 milyondan fazla satmış. Düşündüren, etkileyen, bir bakıma hayatı sorgulamanıza sebep olacak bir kitap. Şiddetle tavsiye ederim!

ELİF / PAULO COELHO : Normalde diyaloglar üzerine kurulu kitaplardan hoşlanmam. Simyacı kitabıyla ünlenmiş yazarın, Hilal isimli genç bir Türk kadınla yaptığı yolculuğu anlatıyor. Okumakta biraz zorlandım, çünkü kitap yazarın iç çatışmalarının ve hayattan çıkarımların üzerinde gidiyor gibi. Bazı yerlerin altını çizdim , bazılarına katıldım, bazılarını önemli buldum, bazı noktaları ise bence çok saçmaydı ama yine de hayatı farklı açılardan tanımanıza olanak veren bir kitap, farklı insanlar, farklı inanışlar ve bakış açıları hakkında fikir sahibi olmak bazen iyi gelebiliyor. Özellikle bu birbirimizi anlamakta ve hoş görmekte zorlandığımız coğrafyada daha da önemli bu tip okumalar.

 

Bunlardan birini okuduysanız eklemek istediklerinizi, benden görüp okuyacaksanız beğenip beğenmediğini ve vermek istediğiniz kitap tavsiyeleri varsa hepsini yorumlara bekliyorum! Bir sonraki blog yazısında görüşmek üzere !

Sevgiler,

Anna

33
0

Kısa Tarihimden Küçük Enstantaneler

İsmim cismim farklı olunca Türkiye’de yaşamaya başladığım günden beridir çeşitli sorulara maruz kalmaya alıştım ve hatta doğal buluyorum. Çünkü ben de meraklı bir insanım, yolda anadili gibi türkçe konuşan siyahi bir çinliye denk geldiğimde ben de merak ederim, hadi ben öğrendim de 0 nasıl nerden gelmiş ne olmuş, onun hikayesi ne diye. Şimdi siyahi bir çinli örneği çok eksantrik oldu tabi, ama siz beni anladınız bence.

İnstablogumu açtığımdan beridir de zaman zaman uyruğum,nasıl Türkiye’ye yerleştiğim vs. ile ilgili soru alıyorum. Ben de canım istedikçe kısa tarihimden enstantaneler başlığı altında , kısa tarihimden bahsetmeye karar verdim. Çünkü burası benim blogum, istediğimi yazarım ve çünkü neden olmasın ?

Continue reading “Kısa Tarihimden Küçük Enstantaneler”

116
0

Anne Olduktan Sonra Günlük Bakımım Nasıl Değişti ?

Günlük bakım mı? Hangi ara dediğinizi duyar gibiyim. Yalan yok saçlarımı tarayacak vakit bulamadığımda, ben de isyanlarda geziyorum. Vakitten de ziyade enerji yoksunluğu.Bazen bütün gün pijamalardan çıkılmıyor, hatta o pijamalar ek gıda döneminin tatlışlığı sebebiyle bin bir türlü leke çeşitleriyle tanışıyor. Öyle yani. Ama yine de günlük bakım denen şeyin varlığını kendime hatırlatmaya çalışıyorum ve iyi de geliyor.  Çünkü kendimiz için ne kadar ufak olduğuna bakmaksızın bir şeyler yapmaya devam etmeliyiz,  rutin bazen çok rahatlatıcı olabilir.

Günlük bakımımda değişen en önemli şey, artık sabah kalktığımda veya akşam yatarken gibi belli bir kalıplara oturtamamam.  Fırsat bulduğumda yapıyorum peelingimi, fırsatım oldu mu sürüyorum toniği, maskeyi. Sabahları erkenden uyanıp da Defne uyanmadan işlerimi halledecek kadar manyak değilim. Akşamları ise, günün yorgunluğuyla çoğu zaman o kadar mayışmış oluyorum ki sızıp kalmasam bile ne hevesim ne de enerjim oluyor. Benim gibi üşengen ama cildini seven anneler için önerim, bakım malzemelerini lavaboda hemen gözününün önünde ulaşabilecekleri bir yerde tutmaları, dolapların içine kapatmamaları. Biliyorsunuz özellikle babalar eve gelince lavabo hepimizin sığınağı ^^ Ben o gün makyaj yaptıysam , ki artık sadece dışarı çıktığımda yapıyorum hatta eğer arkadaşlarımla buluşmayacaksam makyaj yapmıyorum. Eve gelir gelmez, ellerimi yıkarken makyajımı da çıkarıyorum. Çünkü sonrasında unutabiliyorum. Ve makyajın uzun süre cildinizde kalması, hatta makyajla uyumanız cildinizde sivilcelere sebep olur, renk tonunu bozar. Ertesi gün cildinizin daha yorgun gözükmesini sağlar, bunu istemeyiz.

T-bölgemde derinleşmiş siyah nokta problemi yaşadığımdan ben özellikle her gün o bölgemi toniklemeye dikkat ediyorum. Eğer yüzümü serumlayacak ve nemlendirecek vaktim yoksa sadece gülsuyu ile siliyorum, çünkü kullandığım tonikler genişleşmiş gözeneklere yönelik olduğundan cildi kurutan cinsten. Gülsuyu hem bir tonik vazifesi görüp cildimi temizleyip, gözeneklerimi sıkıştırıyor, hem de diğer ürünler gibi cildimi kurutmuyor. Özelikle hassas bir cildiniz varsa, bu soğuk günlerde kullanmanızı tavsiye ederim. Genellikle hızlı çıkarılan maskeler kullanıyorum, Yves Rocher’in mavi serisinin siyah nokta maskesi 3 dk da kuruyor misal. Lavaboya girerken sürerseniz, çıktığınızda yıkayabilirsiniz. Bakımımı yapmayı ertelemiyorum bir de, eskiden genellikle uykudan önce kısa bir seremoni olurdu, şimdi genellikle Defne’yi uyutur uyutmaz banyoya girince günlük bakımımı yapıyorum. Aslında daha çok gecelik bakım oluyor ama, ben günlük diyorum  Artık yaş 24 olduğu için cildimi nemlendirmeyi ihmal etmemeye başladım, 25ten sonra ufak ufak kırışıklıklar ziyaretime gelecek biliyorum, daha dikkatli davranmam gerekiyor cildim konusunda. Aynı şekilde kullandığım ürünlerin içeriklerine de daha fazla dikkat eder oldum.  Nip Fab ürünlerini kullanıyorum bu ara, onların incelemesi de kısa zamanda gelecek. Artık blogumda güzellik ürünlerini de paylaşmaya başlıyorum, her şey böyle başlamıştı aslında. Defoş ortalığı dağıttı  Blogumun düzenlemesini bitirdikten sonra yazılarımı konularına göre gruplayacağım, bu her telden çalma durumu da biraz düzene girmiş olur. Şimdilik bu kadar,

Sevgiler,

Anna

62
1

Depresyon Kafası Mı O ?

Ben lohusa depresyonuna girmedim. Yani lohusalığımda girmedim. O girdiğim lohusa depresyonu muydu değil miydi depresyon muydu onu da bilmiyorum. Kendi kendimize teşhis koymayı ne kadar çok sevsek de, biraz sakıncalı o durumlar bence. Benim yaşadığım depresyon değildir yani, kedidir o kedi.

Defne Eva doğduğunda sarılık oldu, ilk iki hafta emip emip uyudu, güzel de emiyordu hani. Maşallah dedik hep. Sonra yavaş yavaş kendine gelmeye başladı, gaz sancıları falan derken biraz ah zormuş bu işler dedik. Biraz ama çok değil. Güzel emiyordu, şükür, e uykuya dalmayı bir başarabilirse güzel de uyuyordu ona da şükür.  Sağlıklıydı, çok şükür, sütüm hani derler ya bi açıyordum duvara fışkırıyordu, sıksam fışkırırdı taa duvara öyle yani. Geceleri emzirmeye kalktığımızda 2-3 saatte öyle çok doluyordu ki, önce sağıyordum çünkü çocuk boğuluyordu memeyi aldıktan sonra tazyikten ememiyordu, sonra Defne bir memeyi bitiriyordu o memeden kalanları sağıyordum. Sonra bir de ememediği diğer memeyi sağıyordum. Buzluğa sütleri koyarken üstümüze üstümüze devriliyordu, bezden sonra en çok para verdiğimiz şey süt poşeti oldu. İnternetten derin dondurucu falan araştırıyorduk, kendimi Holstein ineği gibi hissediyordum, tabi bunda beni ” Holstein’im ” diye seven kocamın payı yok değil miydi vardı tabi. Her neyse, nazar değmesin diye bahsetmiyoruz bu durumdan pek kimseye tabi, ben niye depresyona gireyim ki? Huzurluyum, mutluyum, annem teyzem falan yanımda sık sık geliyorlar. Bebeğim huzurlu, çok tatlı, çok güzel, öpmelere kıyamayıp, izlemelere doyamıyoruz. Öyle bir dönemdi lohusalık. 1.5 kilo aldi ilk ay Defoş. 3.5 da doğmuştu , azıcık semirmiş. Tombuk olmuş, sağlığı tombukla bir sanan toplumda yaşayan saf bir yeni anne olarak ben mutlu tabi bu durumdan. Depresyon mu o da ne?

Sonra baktım ben bu sütle başa çıkamıyorum, bir de şımarıklık geldi afedersiniz, bazen geceleri sağdığım sütü dolaba koymadan uyumuşluğum oldu. Sabah sen lavaboya dök güzelim biberon dolusu sütü. Allah cezamı verdi.

Her emzirmeden önce ve her emzirmeden sonra süt sağmaktan çok yoruluyordum, yargılamadan önce bir düşünmeye davet ediyorum biraz, ciddi anlamda yorucu. Ön sütü sağ, emzir, degistir, oyna, uyut o da artık ne kadar sürerse, sonra yine sağ. Bu döngü 2-3 saatte bir tekrarlanıyor bir de. Bebek de memeyi ememiyor ,tazyikli geliyor boğuluyor çocuk. Ona da canım sıkılıyor, dedim ki ben bu memeleri terbiye edeyim. Zaten 40’ımız çıkar çıkmaz benim mazeret sınavlarım başladı biliyorsunuz üniversite ögrencisiyim ve dogum yaptığım dönemi de dondurmadım, 1 hafta boyunca her gün 3-4 saat ayrı kaldık Defne ile. O biberonla tanıştı tabi, ben de o sırada sağamadığımdan dolayı birazcık terbiye oldular haylazlar. Ama yine de sağmadan Defne’nin alabileceği kadar değil. Tomris’in emzirme notlarında, çeşitli emzirme gruplarında fazla süt salınımı ile ilgili ne varsa okudum, sütümü biraz azaltmaya ve akış hızını yavaşlatmaya çalıştım başarılı oldum sonra, bir süre Defne çok güzel emdi. Kısa sürdü ama, 2-2.5 aylıkken birden memeyi reddetmeye başladı, sadece ayakta gezerek emiyordu, gittikçe yorucu olmaya başlamıştı o iş. Ama yine de emiyordu, önemli olan oydu. Zaman zaman yatarak emzirmeyi başarıyordum, ama kucakta emmeyi hiç sevmedi. Biberon alıyordu arada, ben evde olmadığımda veya bazen babası bakarken biberonla besleniyordu. Biberona mı alıştı da ayakta emmek ister oldu? Bilmiyoruz, ama biberonu da reddediyordu arada. Yalnızca meme istiyordu bazen. O saatten sonra olaylar nasıl gelişti bilmiyorum, Defne gittikçe emmemeye başladı, biberon da istemiyor meme de istemiyor, ne istiyor bu çocuk diye ortalıkla deli gibi dolanmalarımız başladı. O aralar benim için karanlık dönem, çünkü GALİBA depresyondaydım. Sütüm azaldı, Defne emmiyor, sağıyorum gelmiyor, milkpluslar vs. Yetmediğinde buzluktan çıkarıyoruz hep, şükür diyorum. İyi ki sağmışım o sütleri. Gittikçe kötüleşti durum ama, gittikçe daha çok emmemeye başladı. Ten tene temas, aç bırakma ( sadece 4 saat dayanabildim. ) ve diğer yolları denedim, karanlıkta emzirme, yalnız emzirme, akla hayale gelebilecek her pozisyonda emzirmeyi denedim. Kısa vadede ufak düzelmeler oluyor, sonra yeniden eski haline dönüyordu. Kocamın eve geldiğinde sorduğu günün nasıl geçti sorusunun cevabı, Defne’nin emip emmemesine göre değişir oldu.

–  Günün nasıl geçti?

–  Çok güzel emdi. ( mutlu surat )

–  Günün nasıl geçti canım?

-İğrenç, korkunç, yorucu. ( bitkin ve sinirli)

Duşta, orda burda kendimle başbaşa kaldığım her yerde ağlamalarım o sıra başladı sanırım. Kimseye bahsetmek istemiyorum, çünkü kendimi ” kötü ” bir anne gibi hissediyorum. Nasıl bir anne çocuğuna mama verir? Defne her sütüm yetmeyip de mama aldığında ağlamaklı oluyorum. Kimseye bahsetmek istemiyorum çünkü yargılanmaktan korkuyorum, kimseye bahsetmek istemiyorum çünkü bir türlü kabullenemiyorum. Nasılsa düzelecek değil mi, düzelecek düzelecek diye kendimi pozitif tutmaya çabalıyorum. Yaklaşık 2.5 ay böyle sürdü. Defne 6.5 aylık civarıyken beni son kez emdi. Ona da emmek denirse, daha çok vaktini meme ucumu ısırmakla geçirdi diyebiliriz. Bir süre sağmaya devam ettim, ilaç niyetine de olsa anne sütü girsin ağzından istedim. Power pumping falan yaptım, ama çok fayda etmedi sütüm gittikçe azaldı. Sonra da birden gitti. Gitti derken 1-2 damla geldi 20 dklık sağma sonucunda. Hani bir iki damla bile olsa o süt artabilir muhabbetini biliyorum, ama artık istemedim. Henüz hamile değilken bebeklerin 6 ay emzirilmesi gerektiğini düşünüyordum, hamile kaldım ve 1 sene emziririm inşallah dedim. Sonra Defne doğdu ve emmeye başladı, o bağı çok sevdim. Onun süt sarhoşu gözlerini izlemeyi, yanımda misler gibi uyumasını, geceleri emmek için uyanmalarını bile sevdim. Başbaşa hiç kimseyle paylaşmadığımız vakitlerdi. Bakarsın 2 sene bile emziriririm diyordum.

O bağın kopmasına çok üzüldüm, emzirmeyi seven her anne beni anlayacaktır eminim.  Elimde pompa ile ağlamalarım, sürekli sinirli ve bitkin oluşum, duygu değişikliklerine adapte olamayışım, kimseyle konuşamayıp kendi kendime yüklenişlerim geç kalmış bir lohusa depresyonu muydu bilmiyorum. Belki sadece bir annelik anksiyetesi idi, ama ben bunları konuşabilecek gücü kendimde yeni buluyorum. Geçen hafta böbreklerimdeki taşlar sebebiyle yaşadığım sıkıntı olmazsa bir süre daha bulamazdım sanıyorum, belki saçma olacak ama taş düşürmek ve ciddi bir rahatsızlığa varabilecek ölçüde böbrek tıkanması yaşamak beni rahatlattı. 2 ay önce olmasa şimdi bırakmak zorunda kalacakmışım emzirmeyi derken buldum kendimi. Emzirmeyi kesmeden tedavi olmam mümkün olmazdı. Neyden ne çıkarıyoruz ya, cidden böyle saçma düşüneceğim aklıma gelmezdi ama öyle. Hastalığımla mutlu oldum.

Bence henüz bir çocuğa annelik yapmamış kimse, anlamaya çalışmasın mümkün değil. Dikkat edin anne olmuş demiyorum, annelik yapmak çok farklı , biyolojik anlamda anne olmak ise çok kolay o farkı unutmayalım. Kendi genini taşımayan yavruları sahiplenen kadınlar, benim gözümde çok daha fazla annedir zira. Annelik yapan her kadın ordan burdan ucundan anlar beni diye düşünüyorum. Biriyle bir şeyler tartışmadan önce Seda Sayan gibi ” sen anne misin ha? anne misin seen? ” diye bağırmak istiyorum artık. ( İlgili video için linkini aşağıya koyuyorum, azıcık gülersiniz )

Çünkü o kadar farklı yönlerden bakabiliyoruz ve bazen çok gerçekçi bir şekilde pireyi deve yapabiliyoruz ki, bizi birbirimizden başka anlayabilen birinin olması mümkün değil. Babalara saygım sonsuz tabi ama, bir durun Allah aşkına ya, bizim kafamız farklı. Bu kafa çok farklı.

Bildiğim şey şu ki, bu bebeğin doğumundan çocukluğuna kadar geçen zamanlar çok hızlı ama çok yoğun geçiyor. Bir yandan bakıyorum bu bebek ne de çabuk büyüyor 8 aylık oldu bile diyorum, diğer bir yandan geçen zamanda yaşadıklarımızı düşündükçe, sığdırabildiklerimize şaşırıyorum. Her gün her dakika büyüyor, gelişiyor ve değişiyor. İnsan oluyor resmen, çok accayip değil mi?

Bunları yazacak gücü buldum ki, belki birine bir şekilde bir faydam dokunur. NE şekilde bilmiyorum, ama dokunsun istiyorum. Çok bencilim çünkü, birine faydamın dokunması aşırı iyi hissettiriyor. Başta biraz ağlatıyor ama olsun, geçenlerde biri yazmış size nasıl teşekkür etsem az diye, hiç bir şeyde yapmamışım aslında Tomris’in emzirme notlarından bahsetmişim sadece bir paylaşımımdan o kadın ilk benden duymuş onu, gitmiş araştırmış, bebeği emiyor şimdi, bende işe yaramayan şey onda işe yaramış. O başarabilmiş. Mutlu oldum çok, sonra gittim süt sağmaya çalıştım sulu gözlerle belki benim de sütüm artarsa emer benimki diye ama olsun .Yine de mutlu oldum.  O gün son süt sağışımdı zaten. Buzlukta hala bir kaç poşet süt var, onu da vereceğim yakında. Böylece Defne’nin anne sütü ile ilişkisi tamamen kesilmiş olacak. Ne diyelim, Allah sağlık sıhhat versin.

Biz hayatımızda başkalarının mutluluklarıyla mutlu olan insanlarız, burda tanıdığım çok insan öyle. Başkalarının mutsuzluklarını kendine tatmin malzemesi yapan insanlar da var elbet, her yerdeler, ama çok uzaklar aslında bize kızlar ya. Bu kafa başka, bu kafa güzel, bu kafa bizim kafa. Onlar pek bilmezler ^^

Sevgiler,

Anna

46
0